25 yaşında genç bir doktor Özge. Kanseri yenerken gazeteci sevgilisiyle ayrıldı. İntihara kalktı, beyni hasar gördü. Yoğun bakımda tepki verdiği tek şey ekrana çıkan aşkının sesi oldu. Doktoru tedavi için ‘gelmeli’ diyor, erkek arkadaşı reddediyor
Sevilay ÇOBAN-Beşir ARİZ
ÖZGE Acemoğlu, hüzünlü bir aşk hikayesinin kahramanı. Türkiye’nin tıp dehalarından. Hastanede yaşam mücadelesi veriyor. Onu hayata bağlayan tek şey, ayrıldığı sevgilisinin sesi…
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Zürih Üniversitesi’nde Genetik ve Onkoloji alanında uzmanlık eğitimi aldı. Hayatını bilime ve kanserli hastalara adadı. Kaderin acı bir cilvesi olarak, kendisi de kansere yakalandı. 2008′in haziran ayında genç doktora kan kanseri teşhisi kondu. Tedaviye başlandı ancak Özge çalışmayı bırakmadı. Bir yandan kemoterapiye devam etti, bir yandan hastalıkla boğuşan hastalarıyla ilgilendi.
ÖZGE’Yİ YIKAN TELEFON
Her şey iyi gidiyor, Özge hızla iyileşiyordu. Bu süreçte en büyük destekçisi, internet ve telefonla görüştüğü televizyon muhabiri olan sevgilisi Can Hasasu idi. Ancak bir gün, İsviçre’deki Özge ile İstanbul’daki sevgilisi telefonda tartıştı. Bunalıma giren Özge, 3 Aralık 2008′de boş bir şırınga ile damarına hava bastı. Büyük bir aşk barındıran kalbi kısa süreliğine durdu. Zürih Üniversitesi’ne kaldırılan Özge, yoğun bakıma alındı. Acemoğlu ailesi bu haberle yıkıldı. Özge’nin beyin fonksiyonları hasar görmüştü. Umutlar kırılmaya başladı.
TV’DEN GELEN MUCİZE
Özge için dualar edildi. Mucize ise ekrandan geldi. Genç doktor tepki vermeye başladı. Onu hayata bağlayan şey ise, sevgilisinin sesiydi. Muhabir Hasasu, haber sunarken, sesi işiten Özge, yaşam belirtileri verdi. Doktorlar, ailenin Hasasu’ya ulaşıp ondan yardım istemesini söyledi.
ÇABALAR SONUÇSUZ
Özge’nİn ailesi ve arkadaşları, Hasasu’ya ulaşıp durumu anlattı. Ancak, genç muhabir bu teklifi reddetti. Zaman geçiyor, umutlar azalıyordu. Araya giren, hatırlı kişiler de fayda vermedi. Hasasu, hastaneye gitmeyi kabul etmedi.
KRİTİK SÜREÇ
Özge’nin ağabeyi Nazım Acemoğlu, kardeşinin kritik bir döneme girdiğini söyledi. Artık, Hasasu’nun sesiyle tedavisinin mümkün olmadığını kaydeden ağabey, İsviçre polisinin bu intiharla ilgili inceleme başlattığını belirtti. Acem-oğlu, ‘Polis, kardeşimin bilgisayarına ve telefonuna el koydu. En son MSN konuşmalarını Can Hasasu’yla yaptığını belirledi. Artık ondan yardım istemiyoruz. Şimdilik hukuki bir girişimde bulunmadık. Özge iyileştikten sonra isterse, dava açacağız’ dedi.
EN İYİ PROJE ONUN
Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden Science-Med’e göre 2008′in en umut vaat eden çalışması ona ait. Özge DNA şifresini değiştirerek sağlıklı kök hücre üretmeyi başarmış, Parkinson, diyabet, kanser, Alzheimer hastalarına umut olmuştu. Kan kanseri ile savaşta büyük başarı elde edileceği yorumları yapılmıştı.
OKULU 4. OLARAK BİTİRDİ
Genç doktor, Mimar anne Sanem ve emekli Cerrah Dr. Albay Fuat Acemoğlu çiftinin üç çocuğundan biri. Tıp Fakültesi’nden 4′üncülükle mezun oldu. 2005 ve 2006 yıllarında Dünya Tıp Olimpiyatları’nda üst üste 2′nciliğe ulaştı. 2006′da National Biyografi tarafından ‘Yılın Genç Bilim Adamı’ seçildi. 2007′de ise 11.Genç Tıpçılar Kongresi’nde Türkiye’ye ilk defa büyük ödül kazandırdı.
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI CAMİ Mİ?
Milli Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarında ezan sesi yankılanıyor. Bakanlığa girenler öğle saatlerinde ezan sesiyle karşılaşıyor. Bakanlık binasının birinci katında mescit var. Ezan sesini duyan mescide iniyor. Bakanlık çalışanlarının bir kısmı bu durumdan rahatsız. Alevi olduğunu belirten bir personel konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: “Bizler Milli Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarında ezan sesi duymak istemiyoruz. Ezan camide okunur. İşyerleri cami değildir. Sayın Bakan, halkın dini duyguları üzerinden siyaset yapmaktan vazgeçmeli. Bakanlıkta ezan okunabiliyorsa, okullarda da okunabilir. Bir okul müdürü diyebilir ki, çocuklarımız ezan duymasın mı, namaz kılmasın mı? Bütün kurumlarımıza mescit açalım, bütün kurumlarımızda ezan okutalım. Milli Eğitim Bakanlığı Müslüman da Turizm Bakanlığı Müslüman değil mi? Bizler de alevi yurttaşlar olarak kurumlarda cem evi isteyelim. Olacak şey mi bunlar? Hani devlet bütün dini anlayışlara aynı mesafede olacaktı? Yok böyle bir şey. Dahası var, Cuma günleri gelin bakın, Cuma namazı bitinceye kadar yemekhane boştur. Haftanın diğer günleri, tıklım tıklım dolu olan yemekhane, Cuma günleri sinek avlar. Amirlerin % 90’u Müslüman kimliği ile tanındığı için, memurlar onlara rağmen Cuma namazını asıp yemekhaneye giremezler. Girerlerse, amirleri haklarında iyi düşünmeyecektir. Milli Eğitim de dinci kadrolaşma yok deniyor. Bu iddiada bulunanları Milli Eğitim Bakanlığına davet ediyorum. Okullar düzeyinde henüz tamamlanmamış olsa da, Milli Eğitim Bakanlığı düzeyinde dinci kadrolaşma tamamlanmıştır.”
KORKUT BORATAV DÜNYA KRİZİ VE TÜRKİYE EKONOMİSİNİ ANLATTI
Ulusal Eğitim Derneği’nin düzenlediği Cumartesi Konferanslarının bu haftaki konuğu Korkut Boratav’dı. 14/02/2009 günü yapılan konferansta “Dünya Krizi ve Türkiye Ekonomisi ele alındı.
Boratav, konuşmasına kapitalist sistemin ne demek olduğuyla başladı. Özetle şunları söyledi:
KAPİTALİZMİN ALTIN ÇAĞI
Türkiye Kapitalizmi Dünya kapitalizminin bir parçasıdır. Bu ekonomimizin özgür olmadığı anlamına gelir. 30-35 yıl önce Merkez kapitalist ülkeler yani Amerika başta olmak üzere Japonya, Avrupa’nın bildiğimiz büyük ülkeleri, bizim gibi kapitalist sistemin çevresinde bulunan ülkelere nefes alma hakkı tarıyordu. Bu yıllara kapitalizmin altın çağı denildi. Sermaye’nin tüm dünyada güç kazandığı yıllardı. O yıllarda sermaye büyürken çalışanlara sosyal haklar da tanınıyordu.
EVCİLLEŞTİRİLMEYEN KAPİTALİZM, YAŞANMASI MÜMKÜN OLMAYAN BİR SİSTEMDİR
Kapitalizmi, onu evcilleştiren unsurlardan ayırırsanız geride vahşi bir sistem kalır. Bu sistemde insanın yaşaması mümkün değildir. Sistemin amacı, insana hizmet etmek değil, daha çok kazanç elde etmektir. Bu düzende kazanç hırsı, önüne çıkan her şeyi yok eder.
Kapitalizmi yaşanır bir düzen haline getiren iki öğe vardır: Bunlardan birincisi, kapitalizmin eski topluma karşı olarak doğmuş olmasıdır. Feodal toplum ilişkileri, kapitalizmle birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Sistem kendi içinde oldukça dinamiktir. Yeniliklere açıktır. Rönesans ve reform hareketleri kapitalizm doğuşu içinde yer alır. Fransız devrimi ve bu devrimden etkilenen diğer devrimler, kapitalizmin inşa döneminde meydana gelmiştir. Adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar kapitalist sistemin sonuçlarıdır.
İkinci olaraksa, sınıf mücadelesinden söz edebiliriz. Kapitalist toplum, kapitali olanlarla, olmayanların birlikte yaşadığı toplumdur. Bunun sonucunda sınıflar ortaya çıkmıştır. Sınıf mücadelesi kapitalizmi, kapitalistlerin arzu etmediği biçimlerde değiştirmeye başlamıştır. Bu mücadelenin sonucunda sosyal haklar gelişmiştir. Kadın hakları, kadının ekonomik özgürlüğü kapitalizmin sonuçlarıdır.
O dönemlerde, kapitalizme karşı yürütülen sınıf mücadelesinin merkezinde Sovyetler Birliği vardı. Sovyetler Birliği, rejimiyle kapitalistleri ürkütüyordu. Bu süreçte, Avrupa işçileri birçok hak elde etti. Ama bu hakların hiçbirini kapitalizm isteyerek vermedi. Bunlar zorla alınmış haklardı.
KRİZİN GEÇTİĞİ HER ÜLKE SERMAYEYE TESLİM OLDU
70’li yılların sonlarına doğru kapitalizm yeni bir hamle yaptı. Sermaye, işçi haklarına saldırmaya başladı. Uzun yıllar bu mücadeleye devam ettiler. Sovyetler birliğinin yıkılmasıyla birlikte tüm çalışanlar hak kaybına uğradı. Serbest piyasa denilen piyasa vahşileşti.
97-98 yılları kapitalizmin kriz yıllarıydı. Kriz, Doğu Asya’da patlak verdi. Çevre ekonomiler, krizden büyük zarar gördü. Krizin etkileri Türkiye’ye 2001 yılında geldi. Krizden zarar görenler, merkez kapitalist ülkelere bağlı ülkeler oldu. Ekonomisini, merkez kapitalizmle birleştiren ekonomiler, her seferinde krizden zararlı çıktı. Krizin geçtiği her ülke sermayeye teslim oldu. Dünya bankaları bu ülkeleri denetim altına aldı. Çevre ekonomiler küçülürken, metropol ekonomiler büyüdü.
KEMAL DERVİŞ VE İMF
Krizi yaratan şey İMF programlarıdır. Bütün bu ülkelerin mağduriyetine rağmen, merkez kapitalizm krizin nedenini açıklamadı. Açıklasalardı kendilerini teşhir etmiş olacaklardı. O dönemde Türkiye’ye Kemal Derviş’i getirdiler. Kemal Derviş eliyle Türkiye’nin ekonomisi bir kez daha İMF’ye teslim edildi. Zaten Kemal Derviş’in yapabileceği bir şey yoktu. IMF’nin programı bellidir. Paket bir programdır bu. Her ülkede uygularlar. Bu program kişilere bağlı olarak değişmez.
Kemal Derviş, Türkiye ekonomisini daha da içinden çıkılmaz hala sokmak için Türkiye’ye gönderildi deniyor. Bunlar koplo teorilerinin içinde yer alan şeyler. Böyle bir şeye gerek yok. Derviş, uzun yıllar dünya bankalarının üçüncü mekiğinde görev yapmış bir isimdir. Bir insan bir kurumda uzun yıllar görev yapıyorsa, kafası o kurumun kuralları yönünde çalışır. Kemal Derviş de öyle yapmıştır. Arkada İMF, ön tarafta Kemal Derviş görünmüştür.
TÜRKİYE’NİN SEÇİM SİSTEMİ
Merkez kapitalizmin, Türkiye ile olan ilişkisi tamamen ekonomik konularla ilgilidir. Bu ülkeler, kendi çıkarına oluşturdukları ekonomik programları Türkiye’ye dayatırlar. Türkiye’nin esas sorunlarıyla ilgilenmezler. Örneğin seçim yasası… Türkiye’nin önemli sorunlarından biri seçim sisteminin demokratik olmayışıdır. Partiler yasamız Avrupa yasalarıyla örtüşmüyor. Ancak bu ülkeler, Türkiye’den bu konuda düzenleme yapılmasını istememektedir. Talepleri, Türkiye iç siyasetine dönük. Türkiye’yi demokratikleştirecek olan güç halkın gücüdür. Merkez kapitalist ülkelerin, sömürdüğü ülkeleri demokratikleştirmek gibi bir sorunu yoktur.
İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİ VE EKONOMİ
Geçtiğimiz dönem Türkiye’yi vuran krizin, bir diğer sonucu da iktidar değişikliği olmuştur. Ecevit iktidarı tavsiye edilmiştir. Onun yerine, kontrolü daha kolay olan AKP getirilmiştir. Şu anda ekonomimizi geliştirmek için hiçbir şey yapılmamaktadır. Yapılan tek şey, uluslararası sermayenin özgürce ülkemize girmesine ve çıkmasına izin vermektir. Daha önceki yıllarda yabancı sermaye kontrol ediliyordu. Bu kontrol kaldırıldı. Şuan Türkiye sıcak para cennetidir. Ancak, bu işten karlı çıkanlar Türkiye’ye bir süreliğine para getirip, para götürenlerdir.
DIŞ BORÇ BÜYÜYOR
Bu günkü iktidar, dış borcumuzu fütursuzca artırmaktadır. Finans kapitalizm, dünyanın her yerinde kendini iki türlü garanti altına alır. Birincisi, borç vererek; ülkeleri borçlandırarak… Diğeriyse askeri tedbirdir. Ortadoğu’da olduğu gibi… Şu an Türkiye borçlandırılarak kontrol altına alınmıştır. Bu günü kurtaralım mantığıyla görev yapan hükümet, Türkiye’yi tamamen merkez kapitalizme bağımlı hale getirmiştir.
KEMER SIKMA POLİTİKASI VE ÇİN
Dünya bankalarına borç yapan ülkeler, kriz dönemlerinde, Çin’in yaptığı gibi, para musluklarını açamazlar. Devamlı küçülürler, musluklarını kaparlar. Bu da halka yoksulluk olarak döner. Ücretler dondurulur, işten çıkarmalar artar, fabrikalar iş yapamaz hale gelir. Kısaca üretim durur. Siyasiler vatandaşa kemer sıkmayı önerir. Çin’in yaptığı bunun tam tersidir.
Son krizde Çin musluklarını kısmamış, açmıştır. Bunun sonucunda üretim devam etmiş, Çin ekonomisi genişlemiştir. Merkez kapitalistlere göbekten bağlı olmayan ülkeler bunu yapabilir, ancak Türkiye gibi ülkeler kemer sıkmak zorundadır. İMF reçetesi budur. İMF şunu der, sen musluklarını açamazsın, açarsan bana olan borçlarını ödeyemezsin. Onun için memur aylıklarını artırma, ücretleri dondur, kimseyi işe alma, şu işletmeleri kapat…
İMF ile anlaşan ne kadar ülke varsa, hepsi Türkiye gibi, ya batmıştır ya da batmaya devam etmektedir. Bu ülkelerde halk işsizdir, ücretler düşüktür, işini kaybedenlerinin sayısı artmıştır, fabrikalar kapanmıştır. Kısaca halk kemer sıkarak yaşamaya çalışmaktadır.
Bütün bu yaşananlara karşın, merkez ekonomilerin olanakları artmaktadır. Merkez kapitalizm, kendi ülkesine taşınan zenginliklerin azalmasını istememektedir.
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KURUMLARI ELE GEÇİRİLMİŞTİR.
İMF, yalnızca bizim gibi çevre ekonomilere bu reçetesini dayatabilmektedir. Bize, elinizde ne varsa satın demişlerdir. Dünya değişiyor, devletler elini ekonomiden çekmeli, her şey özelleştirilmeli. Özelleşme sürecini tamamlayamayan ülkeler yeniçağa ayak uyduramayacaktır. Haydi sizde her şeyiniz satın!.. Bu program gereği olarak, Türkiye önemli bütün kurumlarını satmıştır. Telekom gibi, son derece stratejik önemi olan bir kurumu Araplara vermiştir. Her alanda Türkiye dışa bağımlı hale getirilmiştir.
ÖZELLEŞTİRME Mİ DEVLETÇİLİK Mİ
Bize her şeyi özelleştirin diyen merkez kapitalizm son krizde, batan şirketlerini devlet yardımıyla ayağa kaldırmıştır. Onlar akılla sorunlarını çözmektedir. Bizim gibi ülkeler ise İMF programına mahkûm bırakılmıştır. Bütün ekonominin özelleştirme mantığıyla rayına oturmayacağı artık bilinmektedir. Ne yazık ki Türkiye bu konuda da özgür hareket edememektedir. Bu krizin sonucunda ne olabilir? Devletçi ya da sosyalist bir anlayışa dünya tekrar mı dönecek? Bunu bilemeyiz. Ancak, bu süreç, halk hareketleriyle desteklenirse, tek amacı kar olan kapitalizmin yeniden evcilleştirilmesi mümkün olabilir.
İMF BORÇLARINI ÖDEMEYEBİLİRİZ
Türkiye’nin bir diğer çıkış yolu da şudur: Türkiye ekonomisi yıllardır İMF reçetelerinin soncu olarak bu duruma gelmiştir. İMF’ye şunu diye biliriz: Ben bu güne kadar siz ne dediyseniz onu yaptım. Sizin yaptığınız bu uygulama sonucunda size olan borçlarım artı. Bunun esas sorumlusu sizsiniz. O yüzden bu borçlarımı ödemeyeceğim, ya da bu borçlarımın şu kadarını ödeyeceğim, gerisine karışmayacağım… Bunu diyen ülkeler oldu ve İMF bu ülkelere bir şey yapamadı.
HABER: Salih Ertan ULAKOĞLU
REHBER ÖĞRETENLERE HAKARET
Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürü Haluk Saydan’ın rehber öğretmenlere hakaret ettiği öne sürüldü. Çocuk Şubesi’nin tanıtımı toplantısına katılan rehber öğretmenler, Haluk Saydan’ın bu toplantıda kendilerine ağır sözler sarf ettiğini ifade etti.
Geçtiğimiz günlerde, Çocuk Şubesi’nin tanıtım toplantısına katılmaları için Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce, bölge okullarında görev yapan tüm rehber öğretmenlere bir yazı gönderildi. 200 dolayında rehber öğretmen, okullardaki görevlerini bırakarak toplantı salonuna geldi. Salonda, emniyet yetkilileri, Çocuk Şubesi’ni tanıtan bir sunum yaptı. Cinsel istismara uğrayan kişilerden sürekli “mağdur” diye söz edilmesi bir rehber öğretmenin açıklama yapmasına neden oldu. Söz alarak konuşan rehber öğretmen, “Onlar artık mağdur değil. Çoğu yuva sahibi oldu, anne oldu, bir işe girip çalışmaya başladı. ‘Mağdur’ kelimesini bir etiket gibi bu insanlara yapıştırmayalım,” deyince kıyamet koptu. Önce Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü Gürcan Özhan rehber öğretmeni azarladı. Duruma tepki duyan rehber öğretmenlerin söz alması üzerine olay büyüdü. Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü, söz alan herkesi küçümseyen açıklamalar yaptı. Bunun üzerine rehber öğretmenlerin bir kısmı salonu terk etti. Salonun boşalmaya başladığını gören Haluk Saydan kürsüye çıkarak, rehber öğretmenlere, “ salonu terk edemezsiniz,” diye bağırmaya başladı. Giden rehber öğretmenler hakkında soruşturma açacağını söyleyen Saydan, kimsenin dışarı çıkmaması için salonun kapılarının kapatılmasını emretti. Salon kapıları kapatıldıktan sonra, toplantıyı terk edenleri tespit etmek için salonda kalan öğretmenlere yeni bir imza listesi dağıtıldı. Rehber öğretmenlere, mesai saatini de aşan süre boyunca Haluk Saydan tarafından hakarete varan sözler sarf edildi. Rehber öğretmenler, bu süre boyunca kendilerini çok kötü hissettiklerini, köle muamelesi gördüklerin belirtti. Olayı yaşayan bir rehber öğretmen şunları söyledi: “Toplantı 14:00 başladı, 5.30’da bitti. Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürü, sürekli rehber öğretmenleri küçümseyici açıklamalarda bulundu. Kimsenin bize böyle davranmaya hakkı yok. Bir toplantıya çağrılmışsak, görüşlerimizi de özgürce belirtebiliriz. Neden konuşmamızdan rahatsız oluyorlar. Her şeyi Gürcan Özhan ile Haluk Saydan mı biliyor? Gürcan Özhan, bizleri amirlere karşı gelmekle suçladı. Amir yağcılığı yaparak bizlere hakaret etti. Ne hakla, sorduğumuz soruları anlamsız ve yersiz bulabilir. Biz onun kadar düşünemiyor muyuz? Milli Eğitim Müdürü Haluk Saydan, Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi müdürünün bu saygısızlığına arka çıktı, Özhan’ın koruma memuruymuş gibi hareket etti. Aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilemem. Biz kimsenin kulu kölesi değiliz. Bizden istenen, kuzu gibi salonda oturup söylenen her şeyi dinlememizdi. Ayrıca toplantı sunumu son derece sıkıcıydı. Bizlere sopayla konferans dinletmeye kalktılar. Gidenler hakkında soruşturma açılacağı söylendi. Arkadaşlarımızın çoğu bu tehdit nedeniyle salonu terk edemedi. Zaten kapıları kilitlediler. Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü Gürcan Özhan’ı ve ona destek olan İlçe Milli Eğitim Müdürü Haluk Saydan’ı bu davranışlarından dolayı kınıyoruz. İlgililerden bizlere daha fazla saygısızlık yapılmasını önlemelerini bekliyoruz.”
25 yaşında genç bir doktor Özge. Kanseri yenerken gazeteci sevgilisiyle ayrıldı. İntihara kalktı, beyni hasar gördü. Yoğun bakımda tepki verdiği tek şey ekrana çıkan aşkının sesi oldu. Doktoru tedavi için ‘gelmeli’ diyor, erkek arkadaşı reddediyor
Sevilay ÇOBAN-Beşir ARİZ
ÖZGE Acemoğlu, hüzünlü bir aşk hikayesinin kahramanı. Türkiye’nin tıp dehalarından. Hastanede yaşam mücadelesi veriyor. Onu hayata bağlayan tek şey, ayrıldığı sevgilisinin sesi…
İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi’ni bitirdikten sonra, Zürih Üniversitesi’nde Genetik ve Onkoloji alanında uzmanlık eğitimi aldı. Hayatını bilime ve kanserli hastalara adadı. Kaderin acı bir cilvesi olarak, kendisi de kansere yakalandı. 2008′in haziran ayında genç doktora kan kanseri teşhisi kondu. Tedaviye başlandı ancak Özge çalışmayı bırakmadı. Bir yandan kemoterapiye devam etti, bir yandan hastalıkla boğuşan hastalarıyla ilgilendi.
ÖZGE’Yİ YIKAN TELEFON
Her şey iyi gidiyor, Özge hızla iyileşiyordu. Bu süreçte en büyük destekçisi, internet ve telefonla görüştüğü televizyon muhabiri olan sevgilisi Can Hasasu idi. Ancak bir gün, İsviçre’deki Özge ile İstanbul’daki sevgilisi telefonda tartıştı. Bunalıma giren Özge, 3 Aralık 2008′de boş bir şırınga ile damarına hava bastı. Büyük bir aşk barındıran kalbi kısa süreliğine durdu. Zürih Üniversitesi’ne kaldırılan Özge, yoğun bakıma alındı. Acemoğlu ailesi bu haberle yıkıldı. Özge’nin beyin fonksiyonları hasar görmüştü. Umutlar kırılmaya başladı.
TV’DEN GELEN MUCİZE
Özge için dualar edildi. Mucize ise ekrandan geldi. Genç doktor tepki vermeye başladı. Onu hayata bağlayan şey ise, sevgilisinin sesiydi. Muhabir Hasasu, haber sunarken, sesi işiten Özge, yaşam belirtileri verdi. Doktorlar, ailenin Hasasu’ya ulaşıp ondan yardım istemesini söyledi.
ÇABALAR SONUÇSUZ
Özge’nİn ailesi ve arkadaşları, Hasasu’ya ulaşıp durumu anlattı. Ancak, genç muhabir bu teklifi reddetti. Zaman geçiyor, umutlar azalıyordu. Araya giren, hatırlı kişiler de fayda vermedi. Hasasu, hastaneye gitmeyi kabul etmedi.
KRİTİK SÜREÇ
Özge’nin ağabeyi Nazım Acemoğlu, kardeşinin kritik bir döneme girdiğini söyledi. Artık, Hasasu’nun sesiyle tedavisinin mümkün olmadığını kaydeden ağabey, İsviçre polisinin bu intiharla ilgili inceleme başlattığını belirtti. Acem-oğlu, ‘Polis, kardeşimin bilgisayarına ve telefonuna el koydu. En son MSN konuşmalarını Can Hasasu’yla yaptığını belirledi. Artık ondan yardım istemiyoruz. Şimdilik hukuki bir girişimde bulunmadık. Özge iyileştikten sonra isterse, dava açacağız’ dedi.
EN İYİ PROJE ONUN
Dünyanın en prestijli bilim dergilerinden Science-Med’e göre 2008′in en umut vaat eden çalışması ona ait. Özge DNA şifresini değiştirerek sağlıklı kök hücre üretmeyi başarmış, Parkinson, diyabet, kanser, Alzheimer hastalarına umut olmuştu. Kan kanseri ile savaşta büyük başarı elde edileceği yorumları yapılmıştı.
OKULU 4. OLARAK BİTİRDİ
Genç doktor, Mimar anne Sanem ve emekli Cerrah Dr. Albay Fuat Acemoğlu çiftinin üç çocuğundan biri. Tıp Fakültesi’nden 4′üncülükle mezun oldu. 2005 ve 2006 yıllarında Dünya Tıp Olimpiyatları’nda üst üste 2′nciliğe ulaştı. 2006′da National Biyografi tarafından ‘Yılın Genç Bilim Adamı’ seçildi. 2007′de ise 11.Genç Tıpçılar Kongresi’nde Türkiye’ye ilk defa büyük ödül kazandırdı.
MİLLİ EĞİTİM BAKANLIĞI CAMİ Mİ?
Milli Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarında ezan sesi yankılanıyor. Bakanlığa girenler öğle saatlerinde ezan sesiyle karşılaşıyor. Bakanlık binasının birinci katında mescit var. Ezan sesini duyan mescide iniyor. Bakanlık çalışanlarının bir kısmı bu durumdan rahatsız. Alevi olduğunu belirten bir personel konuyla ilgili şu açıklamayı yapıyor: “Bizler Milli Eğitim Bakanlığı’nın koridorlarında ezan sesi duymak istemiyoruz. Ezan camide okunur. İşyerleri cami değildir. Sayın Bakan, halkın dini duyguları üzerinden siyaset yapmaktan vazgeçmeli. Bakanlıkta ezan okunabiliyorsa, okullarda da okunabilir. Bir okul müdürü diyebilir ki, çocuklarımız ezan duymasın mı, namaz kılmasın mı? Bütün kurumlarımıza mescit açalım, bütün kurumlarımızda ezan okutalım. Milli Eğitim Bakanlığı Müslüman da Turizm Bakanlığı Müslüman değil mi? Bizler de alevi yurttaşlar olarak kurumlarda cem evi isteyelim. Olacak şey mi bunlar? Hani devlet bütün dini anlayışlara aynı mesafede olacaktı? Yok böyle bir şey. Dahası var, Cuma günleri gelin bakın, Cuma namazı bitinceye kadar yemekhane boştur. Haftanın diğer günleri, tıklım tıklım dolu olan yemekhane, Cuma günleri sinek avlar. Amirlerin % 90’u Müslüman kimliği ile tanındığı için, memurlar onlara rağmen Cuma namazını asıp yemekhaneye giremezler. Girerlerse, amirleri haklarında iyi düşünmeyecektir. Milli Eğitim de dinci kadrolaşma yok deniyor. Bu iddiada bulunanları Milli Eğitim Bakanlığına davet ediyorum. Okullar düzeyinde henüz tamamlanmamış olsa da, Milli Eğitim Bakanlığı düzeyinde dinci kadrolaşma tamamlanmıştır.”
KORKUT BORATAV DÜNYA KRİZİ VE TÜRKİYE EKONOMİSİNİ ANLATTI
Ulusal Eğitim Derneği’nin düzenlediği Cumartesi Konferanslarının bu haftaki konuğu Korkut Boratav’dı. 14/02/2009 günü yapılan konferansta “Dünya Krizi ve Türkiye Ekonomisi ele alındı.
Boratav, konuşmasına kapitalist sistemin ne demek olduğuyla başladı. Özetle şunları söyledi:
KAPİTALİZMİN ALTIN ÇAĞI
Türkiye Kapitalizmi Dünya kapitalizminin bir parçasıdır. Bu ekonomimizin özgür olmadığı anlamına gelir. 30-35 yıl önce Merkez kapitalist ülkeler yani Amerika başta olmak üzere Japonya, Avrupa’nın bildiğimiz büyük ülkeleri, bizim gibi kapitalist sistemin çevresinde bulunan ülkelere nefes alma hakkı tarıyordu. Bu yıllara kapitalizmin altın çağı denildi. Sermaye’nin tüm dünyada güç kazandığı yıllardı. O yıllarda sermaye büyürken çalışanlara sosyal haklar da tanınıyordu.
EVCİLLEŞTİRİLMEYEN KAPİTALİZM, YAŞANMASI MÜMKÜN OLMAYAN BİR SİSTEMDİR
Kapitalizmi, onu evcilleştiren unsurlardan ayırırsanız geride vahşi bir sistem kalır. Bu sistemde insanın yaşaması mümkün değildir. Sistemin amacı, insana hizmet etmek değil, daha çok kazanç elde etmektir. Bu düzende kazanç hırsı, önüne çıkan her şeyi yok eder.
Kapitalizmi yaşanır bir düzen haline getiren iki öğe vardır: Bunlardan birincisi, kapitalizmin eski topluma karşı olarak doğmuş olmasıdır. Feodal toplum ilişkileri, kapitalizmle birlikte yavaş yavaş ortadan kalkmıştır. Sistem kendi içinde oldukça dinamiktir. Yeniliklere açıktır. Rönesans ve reform hareketleri kapitalizm doğuşu içinde yer alır. Fransız devrimi ve bu devrimden etkilenen diğer devrimler, kapitalizmin inşa döneminde meydana gelmiştir. Adalet, özgürlük, eşitlik gibi kavramlar kapitalist sistemin sonuçlarıdır.
İkinci olaraksa, sınıf mücadelesinden söz edebiliriz. Kapitalist toplum, kapitali olanlarla, olmayanların birlikte yaşadığı toplumdur. Bunun sonucunda sınıflar ortaya çıkmıştır. Sınıf mücadelesi kapitalizmi, kapitalistlerin arzu etmediği biçimlerde değiştirmeye başlamıştır. Bu mücadelenin sonucunda sosyal haklar gelişmiştir. Kadın hakları, kadının ekonomik özgürlüğü kapitalizmin sonuçlarıdır.
O dönemlerde, kapitalizme karşı yürütülen sınıf mücadelesinin merkezinde Sovyetler Birliği vardı. Sovyetler Birliği, rejimiyle kapitalistleri ürkütüyordu. Bu süreçte, Avrupa işçileri birçok hak elde etti. Ama bu hakların hiçbirini kapitalizm isteyerek vermedi. Bunlar zorla alınmış haklardı.
KRİZİN GEÇTİĞİ HER ÜLKE SERMAYEYE TESLİM OLDU
70’li yılların sonlarına doğru kapitalizm yeni bir hamle yaptı. Sermaye, işçi haklarına saldırmaya başladı. Uzun yıllar bu mücadeleye devam ettiler. Sovyetler birliğinin yıkılmasıyla birlikte tüm çalışanlar hak kaybına uğradı. Serbest piyasa denilen piyasa vahşileşti.
97-98 yılları kapitalizmin kriz yıllarıydı. Kriz, Doğu Asya’da patlak verdi. Çevre ekonomiler, krizden büyük zarar gördü. Krizin etkileri Türkiye’ye 2001 yılında geldi. Krizden zarar görenler, merkez kapitalist ülkelere bağlı ülkeler oldu. Ekonomisini, merkez kapitalizmle birleştiren ekonomiler, her seferinde krizden zararlı çıktı. Krizin geçtiği her ülke sermayeye teslim oldu. Dünya bankaları bu ülkeleri denetim altına aldı. Çevre ekonomiler küçülürken, metropol ekonomiler büyüdü.
KEMAL DERVİŞ VE İMF
Krizi yaratan şey İMF programlarıdır. Bütün bu ülkelerin mağduriyetine rağmen, merkez kapitalizm krizin nedenini açıklamadı. Açıklasalardı kendilerini teşhir etmiş olacaklardı. O dönemde Türkiye’ye Kemal Derviş’i getirdiler. Kemal Derviş eliyle Türkiye’nin ekonomisi bir kez daha İMF’ye teslim edildi. Zaten Kemal Derviş’in yapabileceği bir şey yoktu. IMF’nin programı bellidir. Paket bir programdır bu. Her ülkede uygularlar. Bu program kişilere bağlı olarak değişmez.
Kemal Derviş, Türkiye ekonomisini daha da içinden çıkılmaz hala sokmak için Türkiye’ye gönderildi deniyor. Bunlar koplo teorilerinin içinde yer alan şeyler. Böyle bir şeye gerek yok. Derviş, uzun yıllar dünya bankalarının üçüncü mekiğinde görev yapmış bir isimdir. Bir insan bir kurumda uzun yıllar görev yapıyorsa, kafası o kurumun kuralları yönünde çalışır. Kemal Derviş de öyle yapmıştır. Arkada İMF, ön tarafta Kemal Derviş görünmüştür.
TÜRKİYE’NİN SEÇİM SİSTEMİ
Merkez kapitalizmin, Türkiye ile olan ilişkisi tamamen ekonomik konularla ilgilidir. Bu ülkeler, kendi çıkarına oluşturdukları ekonomik programları Türkiye’ye dayatırlar. Türkiye’nin esas sorunlarıyla ilgilenmezler. Örneğin seçim yasası… Türkiye’nin önemli sorunlarından biri seçim sisteminin demokratik olmayışıdır. Partiler yasamız Avrupa yasalarıyla örtüşmüyor. Ancak bu ülkeler, Türkiye’den bu konuda düzenleme yapılmasını istememektedir. Talepleri, Türkiye iç siyasetine dönük. Türkiye’yi demokratikleştirecek olan güç halkın gücüdür. Merkez kapitalist ülkelerin, sömürdüğü ülkeleri demokratikleştirmek gibi bir sorunu yoktur.
İKTİDAR DEĞİŞİKLİĞİ VE EKONOMİ
Geçtiğimiz dönem Türkiye’yi vuran krizin, bir diğer sonucu da iktidar değişikliği olmuştur. Ecevit iktidarı tavsiye edilmiştir. Onun yerine, kontrolü daha kolay olan AKP getirilmiştir. Şu anda ekonomimizi geliştirmek için hiçbir şey yapılmamaktadır. Yapılan tek şey, uluslararası sermayenin özgürce ülkemize girmesine ve çıkmasına izin vermektir. Daha önceki yıllarda yabancı sermaye kontrol ediliyordu. Bu kontrol kaldırıldı. Şuan Türkiye sıcak para cennetidir. Ancak, bu işten karlı çıkanlar Türkiye’ye bir süreliğine para getirip, para götürenlerdir.
DIŞ BORÇ BÜYÜYOR
Bu günkü iktidar, dış borcumuzu fütursuzca artırmaktadır. Finans kapitalizm, dünyanın her yerinde kendini iki türlü garanti altına alır. Birincisi, borç vererek; ülkeleri borçlandırarak… Diğeriyse askeri tedbirdir. Ortadoğu’da olduğu gibi… Şu an Türkiye borçlandırılarak kontrol altına alınmıştır. Bu günü kurtaralım mantığıyla görev yapan hükümet, Türkiye’yi tamamen merkez kapitalizme bağımlı hale getirmiştir.
KEMER SIKMA POLİTİKASI VE ÇİN
Dünya bankalarına borç yapan ülkeler, kriz dönemlerinde, Çin’in yaptığı gibi, para musluklarını açamazlar. Devamlı küçülürler, musluklarını kaparlar. Bu da halka yoksulluk olarak döner. Ücretler dondurulur, işten çıkarmalar artar, fabrikalar iş yapamaz hale gelir. Kısaca üretim durur. Siyasiler vatandaşa kemer sıkmayı önerir. Çin’in yaptığı bunun tam tersidir.
Son krizde Çin musluklarını kısmamış, açmıştır. Bunun sonucunda üretim devam etmiş, Çin ekonomisi genişlemiştir. Merkez kapitalistlere göbekten bağlı olmayan ülkeler bunu yapabilir, ancak Türkiye gibi ülkeler kemer sıkmak zorundadır. İMF reçetesi budur. İMF şunu der, sen musluklarını açamazsın, açarsan bana olan borçlarını ödeyemezsin. Onun için memur aylıklarını artırma, ücretleri dondur, kimseyi işe alma, şu işletmeleri kapat…
İMF ile anlaşan ne kadar ülke varsa, hepsi Türkiye gibi, ya batmıştır ya da batmaya devam etmektedir. Bu ülkelerde halk işsizdir, ücretler düşüktür, işini kaybedenlerinin sayısı artmıştır, fabrikalar kapanmıştır. Kısaca halk kemer sıkarak yaşamaya çalışmaktadır.
Bütün bu yaşananlara karşın, merkez ekonomilerin olanakları artmaktadır. Merkez kapitalizm, kendi ülkesine taşınan zenginliklerin azalmasını istememektedir.
TÜRKİYE’NİN STRATEJİK KURUMLARI ELE GEÇİRİLMİŞTİR.
İMF, yalnızca bizim gibi çevre ekonomilere bu reçetesini dayatabilmektedir. Bize, elinizde ne varsa satın demişlerdir. Dünya değişiyor, devletler elini ekonomiden çekmeli, her şey özelleştirilmeli. Özelleşme sürecini tamamlayamayan ülkeler yeniçağa ayak uyduramayacaktır. Haydi sizde her şeyiniz satın!.. Bu program gereği olarak, Türkiye önemli bütün kurumlarını satmıştır. Telekom gibi, son derece stratejik önemi olan bir kurumu Araplara vermiştir. Her alanda Türkiye dışa bağımlı hale getirilmiştir.
ÖZELLEŞTİRME Mİ DEVLETÇİLİK Mİ
Bize her şeyi özelleştirin diyen merkez kapitalizm son krizde, batan şirketlerini devlet yardımıyla ayağa kaldırmıştır. Onlar akılla sorunlarını çözmektedir. Bizim gibi ülkeler ise İMF programına mahkûm bırakılmıştır. Bütün ekonominin özelleştirme mantığıyla rayına oturmayacağı artık bilinmektedir. Ne yazık ki Türkiye bu konuda da özgür hareket edememektedir. Bu krizin sonucunda ne olabilir? Devletçi ya da sosyalist bir anlayışa dünya tekrar mı dönecek? Bunu bilemeyiz. Ancak, bu süreç, halk hareketleriyle desteklenirse, tek amacı kar olan kapitalizmin yeniden evcilleştirilmesi mümkün olabilir.
İMF BORÇLARINI ÖDEMEYEBİLİRİZ
Türkiye’nin bir diğer çıkış yolu da şudur: Türkiye ekonomisi yıllardır İMF reçetelerinin soncu olarak bu duruma gelmiştir. İMF’ye şunu diye biliriz: Ben bu güne kadar siz ne dediyseniz onu yaptım. Sizin yaptığınız bu uygulama sonucunda size olan borçlarım artı. Bunun esas sorumlusu sizsiniz. O yüzden bu borçlarımı ödemeyeceğim, ya da bu borçlarımın şu kadarını ödeyeceğim, gerisine karışmayacağım… Bunu diyen ülkeler oldu ve İMF bu ülkelere bir şey yapamadı.
HABER: Salih Ertan ULAKOĞLU
REHBER ÖĞRETENLERE HAKARET
Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürü Haluk Saydan’ın rehber öğretmenlere hakaret ettiği öne sürüldü. Çocuk Şubesi’nin tanıtımı toplantısına katılan rehber öğretmenler, Haluk Saydan’ın bu toplantıda kendilerine ağır sözler sarf ettiğini ifade etti.
Geçtiğimiz günlerde, Çocuk Şubesi’nin tanıtım toplantısına katılmaları için Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürlüğünce, bölge okullarında görev yapan tüm rehber öğretmenlere bir yazı gönderildi. 200 dolayında rehber öğretmen, okullardaki görevlerini bırakarak toplantı salonuna geldi. Salonda, emniyet yetkilileri, Çocuk Şubesi’ni tanıtan bir sunum yaptı. Cinsel istismara uğrayan kişilerden sürekli “mağdur” diye söz edilmesi bir rehber öğretmenin açıklama yapmasına neden oldu. Söz alarak konuşan rehber öğretmen, “Onlar artık mağdur değil. Çoğu yuva sahibi oldu, anne oldu, bir işe girip çalışmaya başladı. ‘Mağdur’ kelimesini bir etiket gibi bu insanlara yapıştırmayalım,” deyince kıyamet koptu. Önce Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü Gürcan Özhan rehber öğretmeni azarladı. Duruma tepki duyan rehber öğretmenlerin söz alması üzerine olay büyüdü. Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü, söz alan herkesi küçümseyen açıklamalar yaptı. Bunun üzerine rehber öğretmenlerin bir kısmı salonu terk etti. Salonun boşalmaya başladığını gören Haluk Saydan kürsüye çıkarak, rehber öğretmenlere, “ salonu terk edemezsiniz,” diye bağırmaya başladı. Giden rehber öğretmenler hakkında soruşturma açacağını söyleyen Saydan, kimsenin dışarı çıkmaması için salonun kapılarının kapatılmasını emretti. Salon kapıları kapatıldıktan sonra, toplantıyı terk edenleri tespit etmek için salonda kalan öğretmenlere yeni bir imza listesi dağıtıldı. Rehber öğretmenlere, mesai saatini de aşan süre boyunca Haluk Saydan tarafından hakarete varan sözler sarf edildi. Rehber öğretmenler, bu süre boyunca kendilerini çok kötü hissettiklerini, köle muamelesi gördüklerin belirtti. Olayı yaşayan bir rehber öğretmen şunları söyledi: “Toplantı 14:00 başladı, 5.30’da bitti. Çankaya İlçe Milli Eğitim Müdürü, sürekli rehber öğretmenleri küçümseyici açıklamalarda bulundu. Kimsenin bize böyle davranmaya hakkı yok. Bir toplantıya çağrılmışsak, görüşlerimizi de özgürce belirtebiliriz. Neden konuşmamızdan rahatsız oluyorlar. Her şeyi Gürcan Özhan ile Haluk Saydan mı biliyor? Gürcan Özhan, bizleri amirlere karşı gelmekle suçladı. Amir yağcılığı yaparak bizlere hakaret etti. Ne hakla, sorduğumuz soruları anlamsız ve yersiz bulabilir. Biz onun kadar düşünemiyor muyuz? Milli Eğitim Müdürü Haluk Saydan, Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi müdürünün bu saygısızlığına arka çıktı, Özhan’ın koruma memuruymuş gibi hareket etti. Aralarında nasıl bir ilişki olduğunu bilemem. Biz kimsenin kulu kölesi değiliz. Bizden istenen, kuzu gibi salonda oturup söylenen her şeyi dinlememizdi. Ayrıca toplantı sunumu son derece sıkıcıydı. Bizlere sopayla konferans dinletmeye kalktılar. Gidenler hakkında soruşturma açılacağı söylendi. Arkadaşlarımızın çoğu bu tehdit nedeniyle salonu terk edemedi. Zaten kapıları kilitlediler. Çankaya Rehberlik Araştırma Merkezi Müdürü Gürcan Özhan’ı ve ona destek olan İlçe Milli Eğitim Müdürü Haluk Saydan’ı bu davranışlarından dolayı kınıyoruz. İlgililerden bizlere daha fazla saygısızlık yapılmasını önlemelerini bekliyoruz.”